Fakirlikten Zenginliğe Sonra Tekrar Fakirliğe: Nauru Cumhuriyetinin Hikayesi

31 Ocak 2020

Eski bir Türk atasözü der ki:

Her ailede aileyi iflas ettiren, hak ettiğinden fazla malı üstüne alan en az 1 amca veya 1 dayı vardır. Bizde yok diyosanız bu kişi babanızdır

Toplumumuzda “Yiyici” olarak adlandırılan ve hemen hemen her Türk ailesinde bulunan bu tip insanların, doğa tarafından rastlantısal olarak var edildiğini ve Türk ailelerine rastlantısal olarak dağıtıldığını düşünürdüm.

Oysa nasıl antik kadim medeniyetler kayıp şehir Atlantis’ten, felsefe ve demokrasi fikri antik Yunan’dan gelmişse, tüm yiyiciler de, Pasifik okyanusunda bulunan Nauru Cumhuriyeti’nden gelmişler.

Bugünkü konumuz, kilometrekareye düşen yiyici sayısının Dünyada en yüksek seviyede olduğu,  mini minnacık ülke Nauru Cumhuriyeti.

Nauru Cumhuriyeti, Avustralya’nın Kuzeydoğusunda yer alan ufacık bir ada ülkesi. Nauru 21 kilometrekarelik toplam alanıyla, Vatikan ve Monako’dan sonra Dünyanın en küçük 3. ülkesi.

Tarih boyunca hiçbir önemi olmayan Nauru’nun kaderi, 1900’lerin başında değişmeye başlamış. 1901 yılında, o zamanlar Alman sömürgesi olan Nauru’ya giden jeolog Albert Ellis, adanın %80’inin çok ama çok zengin fosfat yataklarına sahip olduğunu keşfetmiş. Süper gübre olarak kullanılan fosfat için, hemen Almanya ile bir anlaşma imzalanmış ve fosfat madenciliği başlamış.

I.Dünya savaşı başladığında Avustralya yönetimine giren Nauru, 1920’lere gelindiğinde yılda 200.000 ton fosfat ihraç ediyormuş. Tabi ki Nauru sadece bir sömürge olduğu için, ihraç edilen bu fosfatlar piyasa fiyatından çok daha düşük bir fiyata Avustralya, Yeni Zelanda ve Büyük Britanya çiftçilerine satılıp, bu çiftçilerin ticari anlamda desteklenmesi sağlanıyormuş.

Gel zaman git zaman Nauru 1968 yılında bağımsızlığını kazanmış. Fakat geçen 60 yılda adanın üçte biri kazılmış ve 35 milyon ton fosfat ihraç edilmiş ki, bu miktarda fosfat ile ABD’nin Atlantik kıyısından, Pasifik kıyısına kadar burun buruna park etmiş kamyonları iki kez tamamen doldurabilmek mümkünmüş.

 

Nauru bağımsız olduktan sonra eline bir seçme şansı geçmiş. Ya fosfat üretimini durdurup, mis gibi cennet adalarında mutlu mesut kendi yağlarında kavrulacaklarmış, ya da adada bulunan verimli toprakların sıyrılması, ağaçların ve bitkilerin sökülüp, doğal hayatın mahvolması pahasına da olsa fosfat çıkarmaya devam edeceklermiş. Nauru, yiyicilerin ana vatanı olmasından gerek, tabi ki fosfat çıkarmaya devam etmeyi seçmiş.

DAN BILZERIAN’DAN ÖNCE DAN BILZERIAN GİBİ YAŞAMAK

Bağımsızlığı takip eden 20 yıl boyunca Nauru gerçekten zengin olmuş. 1975 yılında Nauru Fosfat Gelirleri İdaresi 1 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşmış ve Nauru halkı, kişi başına gelirde Dünya ikinciliğine kadar tırmanmış. Nauru devleti vatandaşlarından vergi kesmiyor, eğitim ve sağlığı da tamamen bedava sağlıyormuş. Nauru Fosfat Gelirleri İdaresi, birkaç nesil içinde tamamen tükeneceği bilinen fosfattan gelen gelirleri, aklı başında yatırımlarda değerlendirmeye karar vererek Avustralya, Hawaii, Filipinler, Yeni Zelanda gibi ülkelerde emlak yatırımları yapmaya başlamış.

Nauru Fosfat Gelirleri İdaresi emlak yatırımlarının yanında bazı lüks oteller ve yolcu gemileri de almış. Tüm bu yatırımlar, başlangıçta başarılı gibi gözükse de aşırı zenginlikten yozlaşan Nauru halkı ve politikacıları ülkenin kaynaklarını kendi zevkleri için kullanmaya başlamışlar.

Naurulular golf oynamak için Bahamalara, öğle yemeği için Singapur’a, akşam yemeği içinse Avustralya’ya gidiyor, hatta daha rahat seyahat edebilmek için kendilerine özel uçak dahi alıyormuş.

Nauru’nun bir ucundan diğer ucuna gitmek 20 dakika sürse de, insanlar lüks araba ithal ediyor ve sanki fosfatları hiç bitmeyecekmiş gibi geleceği düşünmeden yaşıyormuş. Anlatılan hikâyelerden birine göre, Nauru polis şefi sırf merak ettiği için bir adet Lamborghini satın almış ama sürücü koltuğuna sığamayacak kadar şişman olduğu için aracı kullanamamış. Sıradan insanlar markete gidip, birkaç parça eşya aldıktan sonra 50 dolarlık banknotu uzatıp, para üstüne bile tenezzül etmez hale gelmiş.

O günlere tanıklık etmiş bir Nauru vatandaşı durumu şöyle özetlemiş: “herkes işlerinden istifa ediyor ve lüks arabalar alıyordu. İnsanlar hazır gelen paraya o kadar alışmıştı ki, sanki hiç bitmeyecek bir partinin içinde yaşıyorduk. Hiç kimse gelen paralarla yatırım yapmadığı gibi, paraları tuvalet kâğıdı olarak kullanıyorduk

Bütün bu abartılı harcamalar ve ülke geneline yayılan lüks merakı sonucu, Nauru devleti bütçeyi dengelemek için her sene borç almaya başlamış. Halkın ışıltılı hayat tarzını sürdürmek için bir süre sonra alışkanlık haline gelen bu borçlar, 1990’larda fosfat üretiminin de düşmesiyle Nauru’yu bir borç girdabının içine sokmuş ve geçmişte yapılan yatırımlar birer birer elden çıkarılmaya başlanmış.

Dış borçlarını ve memurların maaşlarını ödeyemez hale gelen Nauru devleti, Avustralya’dan bir “Kemal Derviş”’in gelip işleri yoluna koymasına izin vermek zorunda kalmış. Avustralyalı ekonomist Helen Hughes’ün çalışmasına göre, Nauru 1968 yılından bu yana yaklaşık 3.6 milyar dolarlık fosfat satmış ve bunun yarısını kar olarak cebine koymuş. Bu miktar sağduyulu olarak yatırıma dönüştürülebilse ve abartılı harcamalar hiç yapılmamış olsa, 2004 yılı itibariyle 8 milyar dolarlık değere ulaşabilirmiş. Bu miktar, 10.000 nüfuslu Nauru’da aile başına 4 milyon dolarlık bir servete denk geliyormuş. Oysa 2004 yılına gelindiğinde Nauru Fosfat Gelirleri İdaresi’nin kasasında bulunan para sadece 30 milyon dolar kadarmış.

NAURU İYİ AMA ARKADAŞLARI KÖTÜ

Paralar suyunu çekince, yiyiciler yavaşça kötü yollara kaymaya başlamış. İlk hangisinin aklına geldi bilinmiyor ama 1990’larda ülkelerini “Offshore bankacılık merkezine” çevirmeye karar vermişler. O dönem ekonomiye can verir umuduyla, yaklaşık olarak 400 farklı bankaya lisans vermişler. İşin doğası gereği bu bankaların Nauru’ya gelmesi, hatta ofis açmasına bile gerek yokmuş. Sadece kâğıt üzerinde açılan bu bankaların, bankacılık işlemlerine dair kayıt tutma zorunluluğu da “isteğe bağlı” olarak belirlenmiş.

Eee, eloğlu cin tabi, Nauru kısa sürede Dünyanın veri kaçakçılığı ve kara para aklama merkezlerinden birisi haline gelmiş. Yapılan tahminlere göre sadece 1998 yılında, 70 milyar dolar değerinde Rus mafya parası Nauru bankacılık sisteminden geçmiş.

Tabi bu para trafiği küresel jandarmamız olan ABD’nin dikkatini çekmiş. 2002 yılında Nauru Cumhuriyeti’ni kara para aklayan bir devlet olarak etiketleyip, petrolü olmadığı için “Demokrasi” götürmek yerine, ambargo uygulamaya başlamış. Ülkeyi mafyanın eline bıraktıklarını geçte olsa anlayan Nauru, 2004 yılında “Kara para aklama ve terörü finanse etme” yasaları çıkarmış ve tüm offshore bankaların, geldiklerinden bile daha hızlı şekilde ülkeden kaçmalarını seyretmiş.

CANA GELECEĞİNE MALA GELSİN DEDİK AMA ARTIK CANA DA GELİYOR

Nauru bağımsızlığını elde etmeden önce, halkının temel besin kaynaklarını taze balık, taze meyve, Hindistan cevizi ve kök sebzeler oluşturuyormuş. 1968’den sonra başlayan ani zenginleşme sonucu, insanlar fiziksel işlerde çalışmayı, hatta herhangi bir işte çalışmayı, bırakıp batı insanları gibi hazır ve işlenmiş gıdalar tüketmeye başlamışlar.

Hiç hareket etmeden, sadece hazır ve işlenmiş gıda tüketen Nauru halkı, Dünyada nüfusa oranla en yüksek tip-2 diyabet hastasına sahip ülke konumuna yükselmiş. Ada halkının %40’ı tip-2 diyabet hastası, %71’i obez ve erkek nüfusun %97’si aşırı kilolu.

Nauru halkı için diyabet yüzünden uzuv kaybetmek veya kör olmak çok yaygın bir durum haline gelmiş. Buna rağmen, çok yakın bir geçmişe kadar, halkın kafasında obezitenin çok farklı ve olumlu bir algısı varmış. Nauru halkına göre obez insanlar, çalışmak zorunda olmayan zengin ve şanslı insanlarmış. Neyse ki son yıllarda bu algı değişmeye başlamış.

İşin acı tarafı Nauru halkı tövbe edip, tekrar sağlıklı yaşamak istese de, artık ekip biçebilecekleri toprakları kalmamış. Adanın topraklarının neredeyse tamamı fosfat madenciliğinden ötürü kullanılamaz hale gelmiş.

Nauru (Fosfat madenciliği öncesi)

Nauru (Fosfat madenciliği sonrası)

Bu yüzdendir ki Nauru’nun tüm yiyecek ihtiyacı, hatta içme suyu bile, yurtdışından sağlanıyormuş. İnsanlar sağlıklarına yapacağı olumsuz etkiyi artık öğrenmelerine rağmen bolca tuz, şeker ve kimyasal koruyucu ile hazırlanmış konserve ve işlenmiş gıdaları tüketmek zorunda.

Bir zamanlar kişi başına gelirde Dünya ikincisi olan Nauru, bugün toplam doğal bitki örtüsünün %80’ini kaybetmiş ve işsizlik, susuzluk, obezite, alkolizm, yüksek intihar oranları, çökmüş altyapı gibi sorunlarla uğraşan bir ülke durumuna düşmüş. Ülkenin elle tutulur tek gelir kapısı, yabancı ülkelere verdiği balıkçılık hakları ki buradan gelen para, karınlarını dahi doyurmaya yetmediği için Avustralya, Yeni Zelanda ve Tayvan gibi gelişmiş ülkelerden yapılan insancıl yardımlar ile hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Yazımızı, 1999 yılında vefat eden Naurulu bir papaz olan James Aingimea’nın ölmeden önce New York Times’a verdiği bir röportajda sarf ettiği sözlerle bitirmek istiyorum:

“Keşke fosfatı hiçbir zaman bulmasaydık. Keşke Nauru eskiden olduğu gibi olsaydı. Ben küçük bir çocukken adamız çok güzeldi. Her yerde ağaçlar vardı, her yer yemyeşildi. Taze balık yer, ağaçlardan meyve toplardık. Şimdi Nauru’nun haline bakıyorum ve ağlamak istiyorum…”

 

Maalesef bazı şeylerin değeri, yitirilene kadar anlaşılamıyor.

Bir sonraki yazımıza kadar sevgiyle kalın.


Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap