Dünyanın En Yalnız Ailesi

30 Nisan 2020

Koronavirüs nedeniyle ülkece sosyal izolasyonda bulunduğumuz bu zorlu günlerde, sıkıldığımız, darlandığımız, aynada kendimizle konuşacak kıvama geldiğimiz ve sevdiğimiz arkadaşlarımızın instagram’da günbegün delirdiklerine şahit olduğumuz aşikâr.

Çocukluğumdan bugüne kadar yaşadığım her kötü olayda, annemin “beterin beteri vardır oğlum” panzehir sözlerinden hareketle, bugün siz sevgili okuyucularımızla, sosyal izolasyonun sınırlarını zorlamış ve halen zorlamakta olan, Lykov Ailesi’nin hikâyesini paylaşmak istiyoruz.

Ömürlerinin büyük bir bölümünü insanlardan, medeniyetten ve teknolojiden izole bir şekilde, Sibirya ormanlarında geçiren Lykov Ailesi’nin hikâyesinin, siz sevgili okuyucularımıza sebat, hayatta kalma arzusu ve insan ruhunun neleri başarmaya muktedir olduğuna dair ilham vermesini diliyoruz.

1) BAŞLANGIÇ

Lykov Ailesi’nin hikâyesi, doğal olarak, baba Karp ve anne Akulina Lykov ile başlıyor. Rus Ortodoks kilisesinin pasifist ve daha kökten bir inanca sahip olan “Eski İnananlar / Old Believers” koluna mensup olan Karp ve Akulina, Stalin yönetimindeki Bolşeviklerin, Karp Lykov’un erkek kardeşini öldürmelerinden sonra, benzer bir kaderi paylaşmamak için kaçıp Sibirya ormanlarına saklanmaya karar vermişler.

1936 yılında kucaklarına çocukları Savin ve Natalia’yı alan çift, yanlarına sadece kıyafet, birkaç el aleti, iki tencere, bir çıkrık, birkaç tür tohum ve eski aile İncil’lerini alarak yola çıkmış ve soluğu Sibirya’nın ortasında, en yakın şehirden 240 km uzakta ve 1800 metre rakımda bulunan bir tepede almışlar.



Stalin’den yeteri kadar uzaklaştıklarına emin olan baba Karp Lykov, hemen tek odalı, tek pencereli derme çatma bir kulübe inşa etmiş. Aradan 4 yıl geçip, Stalin korkusu iyice kaybolunca, 3. çocukları Dmitry’i, birkaç yıl sonra da 4. Çocukları Agafia’yı dünyaya getirmişler. Sibirya’da doğan Dmitry ve Agafia, çok uzun yıllar boyunca aile üyelerinden başka insan göremeyecek ve dışarıdaki dünyayı da sadece onların anlattıkları hikâyelerden dinleyecekti.

2) SİBİRYA'DA ZORLU YAŞAM

Sizlere de sürpriz olmayacağı üzere, Sibirya’da hayat çok zormuş. Takip eden on yıllar boyunca Lykov ailesinin yanlarında getirdikleri kıyafetler ve ayakkabılar giyilemez, el aletleri de kullanılamaz hale gelmiş.

Lykov Ailesi’nin çocukları, bekleneceği üzere, örgün bir eğitim alamamışlar. Okuma yazmayı ellerindeki İncil’den, hiç görmedikleri dünyayı ise, babalarının anlattığı hikâyelerden öğrenmişler. Çocuklar insanların kalabalıklar halinde yüksek binalarda yaşadığı şehirleri ve dünyada Sovyetler Birliği’nden başka ülkelerin olduğunu biliyormuş ama bunlar, soyut kavramlar olmaktan öteye geçememiş.

Baba Lykov’un eşsiz lokasyon seçimi sayesinde, Lykov Ailesi sürekli olarak kar fırtınaları, tipi, kahverengi ayı ve kurt tehditleriyle yaşamak zorunda kalmış. Kulübelerinin yanından temiz ve buz gibi bir ırmak akıyormuş. Etrafları ladin, çam, huş ağaçlarıyla dolu olduğundan mevsimi geldiğinde kulübenin çatısına, 2020 yılı itibariyle ülkemizde kilosu 800 TL olan, çam fıstıkları düşüyormuş. Benzer şekilde mevsiminde, yiyebileceklerinden daha fazla yaban mersini ve ahududu toplayabiliyorlarmış. Aile, evlerinin yakınına ektikleri sebzeleri de yetiştirmeye devam ediyormuş fakat ürün çok az olduğu için 6 kişilik Lykov Ailesi’ni tek başına beslemeye yetmiyormuş.

Yeterli ve dengeli beslenemedikleri için aile sürekli olarak açlık sınırında yaşıyormuş. Neyse ki ailenin yardımına Dmitry’nin ergenliği yetişmiş. Şehir hayatında çocuğun ergenliğe girmesi büyük sorunken, Sibirya da Lykov ailesinin kurtarıcısı olmuş. Dağın başında, aile üyelerinden başka kadın görmemiş halde ergenliğe giren Dmitry, içindeki enerjiyi avlanmaya yönlendirmiş. İnanılmaz bir güç ve dayanıklılık geliştiren Dmitry, elinde hiçbir silah olmamasına rağmen, hayvanları korkutup açtığı derin çukurlara yönlendirip düşürmek suretiyle, Lykov Ailesi’nin et ve kürk ihtiyacını tek başına karşılamaya başlamış.

Sibirya kışında yalınayak avlanmaya çıkan Dmitry, bazen birkaç gün sonra eve dönüyor, geceleri eksi 40 derece dondurucu soğuklarda açık arazide uyuyor ve bir şekilde hayatta kalabiliyormuş.

1950’lerin sonunda vahşi hayvanlar, Lykov Ailesi’nin sebze bahçesine zarar verince, aile açlık dolu yıllar geçirmiş ve ot, ağaç kabuğu ve üvez yaprağı yiyerek hayatta kalmışlar.

1961 yılının Haziran ayında beklenmedik şekilde kar yağınca, ailenin tüm sebzeleri dondan telef olmuş. Ellerinde tohum kalmayan ve bir sonraki bahara kadar elde avuçta ne varsa yiyen Lykov’lar, hayatta kalabilmek için eski ayakkabılarını dahi yemek zorunda kalmış. Çocuklarının açlıktan ölebileceğinden korkan anne Akulina, insanüstü bir fedakârlıkla yemeyi içmeyi keserek kendisini açlıktan öldürmüş ve sofradan bir tabağı eksiltmiş.

Anne Akulina’nın ölümünden sonra bir mucize gerçeklemiş ve don vuran bahçeden bir tanecik çavdar filizi yeşillenmiş. Lykov Ailesi bu tek filizin etrafına çitler kurmuş ve farelere karşı gece gündüz başında nöbet tutmaya başlamış. Hasat zamanı 18 tanecik veren bu çavdar başağı, Lykov Ailesi’nin gelecekteki yıllar için tohum stoklarını tekrar oluşturmalarını sağlamış.

3) KEŞFEDİLİŞ

1978 yılında, yani Lykov Ailesi’nin Sibirya’ya kaçmasından tam 42 yıl sonra, Sovyet jeologları taşıyan bir helikopter, Moğolistan sınırına yakın Abakan bölgesindeki sık ağaçlık bir alanda inecek yer arıyormuş. İşte tam o an pilotun gözüne ağaçların arasında büyükçe bir açıklık göze çarpmış. Sık ormanlık alanın içinde, doğal olamayacak kadar temiz gözüken ve etrafı basit çitlerle çevrili bu açıklığın, insan yapısı olduğu aşikârmış.

Jeologlar açıklık sandıkları, ama aslında Lykov Ailesi’nin bahçesi olan alana, helikopterlerini indirmişler ve hiç insan yaşamı olmaması gereken bu bölgede kimlerin bir bahçe kurduğunu araştırmaya karar vermişler. El değmemiş coğrafyaları keşfetmeyi seven her kâşifin bileceği üzere (ben bilmiyordum), hiçliğin ortasında vahşi hayvanlarla karşılaşmak, tanımadığın insanlarla karşılaşmaktan daha evlaymış.  Jeologlarımız her ihtimali düşünüp, bir ceplerine ufak tefek hediyeler, diğer ceplerine tabancalarını alıp yakındaki nehri takip etmeye başlamış. Kısa bir yürüyüşün ardından Jeologlar aşağıdaki kulübe ile karşılaşmış.



Kulübeden yalınayak ve üzerinde yüzlerce kez yamalanmış çuvaldan yapılma kıyafetleriyle çıkan baba Karp Lykov, Jeologların “merhaba büyükbaba, seni ziyarete geldik” seslenişine “madem bu kadar uzağa geldiniz, içeri girebilirsiniz” diye yanıt verip, onları içeri buyur etmiş.  

Toprak zeminli, ufak bir ocaktan ısınan ve tek pencereli olduğu için mütemadiyen loş olan kulübeye giren Jeologlar, gözleri karanlığa alışınca evde yaşlı amcadan başka iki kadının daha olduğunu fark etmişler. Kadınlardan biri dizlerinin üzerine çökmüş ve isteri krizindeymişçesine “bu gizim günahlarımız için, bu bizim günahlarımız için,…” diye dua ederken, diğer kadın korku dolu gözleriyle yavaşça yere çökmüş.

Jeologlar, kadınları korkuttuklarını anlamış ve hemen kulübeden çıkarak birkaç metre uzaklıkta oturup, helikopterden getirdikleri yiyecekleri yemeye başlamışlar. Kulübenin kapısı yarım saat sonra tekrar açılmış ve Baba Lykov ile biraz daha sakinleşen kızları Agafia ve Natalia kulübeden çıkarak jeologların yanına oturmuşlar. Lykov Ailesi üzerlerindeki tedirginliği tam olarak atamamış olacak ki, jeologların teklif ettiği ekmek, reçel ve çayı tatmayı bile reddetmişler.

Jeologlara göre baba Karp, iletişim kurulabilecek kadar zekiymiş. Fakat kızları Agafia ve Natalia, hayat boyu yaşadıkları sosyal tecrit sonucu Rusçayı çok bozuk bir şekilde, mırıldanır gibi konuşuyorlarmış. Hatta jeologların ilk izlenimi, kızların normal zekâ seviyesinin altında olduklarıymış.



Gel zaman git zaman, jeologlar Lykov Ailesi’ni sık sık ziyaret etmeye başlamış. Sıklaşan ziyaretler sonucu, jeologlar Lykov Ailesi’ni daha iyi tanımışlar, hepsinin kendine özgü karakterleri olduğunu anlamış ve ilk görüşte edindikleri izlenimlerin ne kadar yanlış olduğunu fark etmişler.

Baba Karp, sosyal tecritte geçen 42 yıl içinde teknolojinin ne kadar ilerlediğini görmekten büyük keyif alıyormuş. Jeologların yanlarında getirdikleri teknolojik cihazları büyük bir heyecanla inceliyormuş. Jeologlar ne kadar uğraştıysa da, baba Karp’ı insanoğlunun Ay’a ayak bastığına inandıramamışlar. Buna rağmen Karp, yörüngede insan yapımı uyduların olduğu gerçeğine çabucak inanmış zira 1950’lerden itibaren bu gece karanlığında bu uyduları kendi gözleriyle fark edip, insan yapısı “hızlı hareket eden ateşler” olduğunu düşünmüş.

Karp 80 yaşlarında olsa da hala ailenin tartışmasız lideriymiş. Büyük oğlu Savin ise, Lykov Ailesi’nin din ile ilgili konularda tartışmasız otoritesi haline gelmiş. Baba Karp, büyük oğlu Savin’in çok dindar ve çok sert bir adam olduğunu, bu yüzden kendi öldükten sonra ailenin başına Savin’in geçmesinden endişe ettiğini jeologlara söylemiş. Sibirya’nın ortasında, sadece 5 kişilik bir toplumdan ve bambaşka bir dinden bahsediyor olsak da, irtica korkusu hep baki kalıyor sayın okuyucularımız.



Lykov Ailesi’nin büyük kızı Natalia ise, annesinin vefatından sonra ailenin “yeni annesi” konumuna getirilerek yemek pişirme, terzilik ve şifacılık işlerinden sorumlu kılınmış. Kaderin cilvesi olsa gerek, Sibirya’da dünyaya gelen ve 42 sene boyunca aile üyeleri dışında hiç insan görmeyen Dmitry ve Agafia, jeologlar tarafından daha iletişim kurulabilir, daha yeniliğe ve değişikliğe açık olarak gözlemlenmiş.

Agafia, takvimi olmayan Lykov Ailesi’nin zaman tutucusu olmuş. Hangi günde, hangi ayda olduklarını Agafia bilmekle yükümlüymüş. Bunun dışında ev ve ev dışındaki fiziki işlerin çoğuyla da Agafia ilgileniyormuş. Jeologların şahit olduğu bir olayda, elleriyle bir yeraltı kileri kazması istenen Agafia, öğleden sonra başladığı kazma işini, tüm gece dolunay altında tek başına devam ederek, ertesi gün güneş doğana kadar ara vermeden yapmış ve bitirmiş.

Jeologların favorisi, çok yetenekli bir avcı olan ve bulundukları bölgeyi avcunun içi gibi bilen Dmitry olmuş. Ailenin en meraklısı ve en ileri görüşlüsü olan Dmitry, ailenin kullandığı taş ocağını ve tüm kap kacakları yapmakla, ağaç kesmekle ve daha önce anlattığımız gibi avlanmakla görevliymiş.

Lykov Ailesi modern dünyaya karşı verdikleri savaşta ufak tavizler vermeye başlamışlar. Jeologlar ile ilk karşılaşmalarında, kendilerine teklif edilen onlarca ürünü reddeden Lykovlar, baba Karp’ın isteğiyle sadece ve sadece tuz istemişler. 42 yıldır tuz yemeden yaşayan baba Karp, bu eksikliği “gerçek bir işkenceydi” diye özetlemiş. Fakat gel zaman git zaman, aile ufak ufak çatal, bıçak, farklı tahıllar ve kağıt-kalem gibi başka hediyeleri de kabul etmeye başlamış.  Hatta ailenin güvenini kazanan Yerofei Sedov isimli bir sondajcı, boş zamanının çoğunu ailenin ekim ve biçim işlerine yardım etmeye adamış.

4) YAPRAK DÖKÜMÜ

Lykov ailesinin hikâyesinin en acıklı tarafı, dış dünya ile kurdukları kontaktan kısa bir süre sonra ailenin başına gelenlermiş. 1981 sonbaharında birkaç gün arayla önce Savin sonra Natalia vefat etmişler. Arkalarından Dmitry de vefat edince ailede sadece baba Karp ve Agafia kalmışlar.

Şu an siz sevgili okuyucularımızın, ölen kardeşlerin jeologlardan kaptıkları ve bağışıklıklarının olmadığı bir hastalık yüzünden öldüklerini düşündüğünüze eminim. Ben de öyle düşünmüştüm fakat Savin ve Natalia, muhtemelen hayat boyu katlanmak zorunda oldukları dengesiz beslenme nedeniyle, böbrek yetmezliğinden vefat etmişler.

Benim de favorim olan Dmitry ise, muhtemelen jeologlardan kaptığı bir hastalığın zatürreye dönüşmesi sonucu vefat etmiş.  Jeologlar, çok sevdikleri Dmitry’i kurtarmak için çok uğraş vermişler. Hatta helikopter ile onu en yakın hastaneye götürmek istemişler. Fakat Dmitry doğduğu günden beri hiç ayrılmadığı evini bırakıp gitmek istememiş ve vefatından hemen önce “Buradan ayrılamayız… Bir insan ancak Tanrı’nın ona uygun gördüğü şekilde yaşar” diye fısıldayarak hem jeologların hem de benim gözlerimizin yaşarmasına sebep olmuş.

Üç kardeşin ölümünden 7 yıl sonra bu sefer de baba Karp uykusunda vefat etmiş. Agafia, babasını, jeologların yardımıyla gömdükten sonra, jeologların “bacım sen bizimle gel, burada kurda kuşa yem olma” serzenişlerine rağmen evinde kalmayı tercih etmiş.



Lykov Ailesi’nin son hayatta kalan üyesi Agafia, 1988 yılından sonra tek başına Sibirya’da yaşamaya devam etmiş. 1997 yılında, Lykov Ailesi’ne yardım eden jeologlardan birisi olan, Yerofei Sedov, kendi iddiasına göre, Agafia’ya yardım etmek için Agafia’nın yanındaki kulübeye taşınmış. Gerçekte ise, çok yaşlı olan ve bir bacağını kaybetmiş Yerofei, bırakın Agafia’ya yardım edebilmeyi, Agafia’nın yardımı olmadan içecek su bile bulamıyormuş.

Agafia’nın masum masum anlattığı hikâyelere göre, Yerofei denen azgın teke sadece ona yük olmakla kalmamış, iki farklı zamanda Agafia’yı tehdit ederek, onunla “günah” da işlemiş…

15 yıl Agafia’ya yük olan Yerofei, 2015’te vefat edince, Agafia yalnız hayatına kaldığı yerden devam etmiş.



Lykov ailesinin hikâyesi önce çeşitli gazete haberleriyle, sonra da Vasily Peskov tarafından kaleme alınan bir kitap ile Sovyet halkına aktarılınca, Agafia bir anda ulusal kahraman haline gelmiş. Sovyet hükümeti Agafia’ya bir aylık Sovyetler Birliği turu hediye edince, Agafia hayatında ilk defa uçak, araba, at ve hatta para görmüş. Moskova, St. Petersburg gibi büyük şehirleri görmesine, modern hayatın tüm nimetlerine kısa süreliğine de sahip olmasına rağmen, Agafia Sibirya’daki evine dönmekte hiç tereddüt etmemiş. Agafia’ya göre Sibirya dışındaki hava ve su kendisini hasta ediyormuş ve yollardaki trafik onu çok korkutuyormuş. 

Yollardaki trafikten ürken bu sıra dışı kadın, nedendir bilinmez, evinin arkasına düşen roketten hiç korkmamış. Evet, Agafia’nın evinin arkasına Rusya Uzay Programı testleri kapsamında fırlatılan bir roket düşmüş ve parçalanmış. Agafia bu trajik kazayı umursamamakla kalmamış, göklerden gelen bu beklenmedik sürprize, sopa ile vurup ses çıkartarak ayıları korkutmak için kullanmış. Ecnebilerin, “Hayat sana limon verdiyse, limonata yapmalısın” sözü herhalde hiç bu kadar güzel uygulanmamıştır.



Ülke genelinde şöhrete kavuşunca, zaman zaman bazı gönüllüler ve Rus orman korucuları sık sık Agafia’yı ziyaret etmeye ve varsa acil ihtiyaçlarını görmeye başlamışlar.

Agafia, hikâyemizin yazıldığı tarih itibariyle 76 yaşında. Genel olarak sağlıklı ve dinç olsa da ufak tefek sağlık sorunları yaşıyor.  2014 yılında kendisini ziyarete gelenler aracılığıyla yolladığı açık mektupta, sağlığının bozulduğunu belirtmiş ve kendisine yardımcı olmak isteyenleri yardıma çağırmış. Aynı mektupta sağ göğsünde bir kitle olduğunu da yazınca Agafia yakındaki bir hastaneye kaldırılarak kontrolden geçirilmiş.

Agafia, kendisine hediye edilen Sovyetler Birliği turu hariç, sadece hastane kontrolleri ve hiç görmediği “Eski İnanan” akrabalarını ziyaret etmek için toplam 5 kez evinden ayrılmış. Eğer siz de Agafia’yı merak ediyor ve gündelik hayatından bir kesit izlemek istiyorsanız, sizi aşağıdaki videoyu izlemeye davet ediyorum.



Bir sonraki yazımıza kadar sevgiyle kalın.

 

Kaynaklar:
https://siberiantimes.com/other/others/features/siberian-hermit-75-who-lives-in-18th-century-refuses-to-be-moved-by-space-age/
https://www.dailymail.co.uk/news/article-2270263/Lykov-family-Incredible-tale-Russian-family-cut-human-contact-40-years.html
https://www.smithsonianmag.com/history/for-40-years-this-russian-family-was-cut-off-from-all-human-contact-unaware-of-world-war-ii-7354256/
https://www.theguardian.com/world/2016/jan/19/russian-hermit-agafia-lykova-return-siberian-wilderness



Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap