Japonların Osmanlı İmparatorluğu'nu Geri Getirme Planı

10 Mayıs 2021

Merhaba sevgili okuyucularımız. Bugün sizlere ilginç ama çok az bilinen bir konuyu aktarmak istiyoruz: “Osmanlı’nın geri dönüşü!” veya “Dönme ihtimali!” dersek daha doğru olacaktır.

Hepinizin bildiği, daha doğrusu bilmesi gerektiği üzere Osmanlı İmparatorluğu 1922 yılında, saltanatın kaldırılması ile resmen lağvedildi. Osmanlı hanedan üyeleri, Türkiye’den kaçtılar ve çeşitli ülkelerde sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldılar. Buraya kadar anlattıklarımızı herkesin bildiğine eminim. Fakat çok az kişinin bildiği şey, başka bir milletin, saltanatın kaldırıldığı 1922 yılından yaklaşık 10 yıl sonra, bambaşka topraklarda Osmanlı İmparatorluğunu tekrar kurmaya çalışmış olmasıdır. Kim mi bu millet? Japonlar(!)


1) Başlangıç: Kumul Ayaklanması

Takvimlerimiz 1930’ları, pusulamız ise Uygur Türklerinin yuvası olan Çin’in Sincan bölgesini gösteriyor. Sincan’a yeni atanan Çin’li vali Jin Shuren, azılı bir Türk düşmanıymış. Uygur Türklerine seyahat yasakları, ekstra vergiler dayatıp, casuslukla suçladığı Uygur Türklerini, mahkeme olmaksızın idam ettiriyormuş.

Anketçilik mesleği henüz keşfedilmediği için halkını sinir ettiğinden bihaber olan vali Jin Shuren, Sincan bölgesi sınırında yer alan ve Türklerinin nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu, yarı otonom, Kumul Hanlığını işgal edip, bölgeyi Han Çinlilerinin (Çin’i oluşturan ana etnik grup) yerleşimine açmış.

Arı kovanına yaptığı kesintisiz dürtüklemeler başarıya ulaşan Jin Shuren, 1931 yılında Kumul Hanlığında güzel bir ayaklanma çıkarmayı başarmış. İsyan eden Uygurlar, işgal sonrası bölgeye yerleşen Han Çinlilerini katledip, Gansu bölgesinde yaşayan Müslüman savaş ağası olan Ma Zhongying’i de saflarına çekmişler.


2) Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti

Kumul ayaklanmasının başladığı yıllarda Çin’in Sincan bölgesi, şimdiki zamanın Ortadoğu’su gibi, kartların sürekli dağıtıldığı, birilerinin düğmelere basıp durduğu, ihanet, kan ve gözyaşının eksik olmadığı bir yermiş. Gerçi şimdi tarafsız gözle bakınca, Sincan hala aynı durumda.

1930’ların Sincan’ın da, Uygur Türklerine ek olarak muhtelif sayılarda birbirinden alakasız gruplar da bulunuyormuş. Afganistan üzerinden gelmiş Pan-İslamcılar, Hristiyan misyonerler, Müslümanlığı seçmiş etnik Çinliler, Nazi casusları, Sovyet devrimi sırasında kızıl orduya karşı savaşan ve daha sonra Bolşeviklerden kaçarak Sovyet-Çin sınırına yerleşen Çar yanlısı Beyaz Ruslar (Belarus ile karıştırılmasın), Kırgızlar, Kazaklar, Japon imparatorluğu casusları, Çorumlu eşcinsel taş ustaları ve daha niceleri…

Sincan eyaletinin doğu sınırı Sovyetler Birliğine, daha doğrusu Sovyetler Birliği içindeki Türk cumhuriyetlerden Kazakistan ve Kırgızistan’a dayanıyordu. Bu yüzden Sovyetler Birliği, sınırlarının hemen ötesinde ortaya çıkan Uygur Türkleri ayaklanmasından memnun değildi. Sovyetler Birliği ayaklanmanın ilk zamanlarında, ayaklanmanın bastırılması için Sincan valisi Jin Shuren’e para, uçak ve çeşitli askeri donanım desteğinde bulundu.

Kendi valilerinin, yabancı bir devletten destek aldığını öğrenen Çin milliyetçi partisi (Kuomintang), kendi valilerini desteklemek yerine, Uygurlarla beraber savaşan savaş ağası Ma Zhongying’i desteklemeye başladı. Takip eden iki sene içinde yaşanan bolca savaş, politik entrika ve taraf değiştirmelerden sonra (bunları detaylıca anlatmak yazımızı oldukça uzatacaktır), Sincan bölgesinde yaşayan Uygur, Kırgız ve Kazak halkları 1933 yılında Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetini kuruyorlar.



3) Yazının başlığında “Japon” diyor, “Osmanlı” diyor ama “biz ne Japon ne de Osmanlı görmedik” diyen okuyucularımız sıkı tutunsun… Japonlar geliyor

Etnik Türk bir bağımsız cumhuriyetin, bolca etnik grup barındıran Çin ve Sovyetler Birliği arasında uzun süre yaşama şansı olamazdı. Başlangıçta Afgan Kralı Zahir Şah’tan başka, Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetine yardım eden kimse olmamış. İşin garibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti dahi yeni kurulmuş Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ne yardım etmemiş ki bunun nedenlerine birazdan geleceğiz.

Sağında Çin, solunda ise Sovyetler Birliği tarafından “yok olması” beklenen Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, hiç umulmadık bir devletin dikkatini çekmiş. Japon İmparatorluğu.  

1930’ların Japonları, şu an gülümseyip sevimli sevimli fotoğraf çeken Japonlardan çok farklı. Aşırı milliyetçi ve emperyalist eğilimlere kapılan Japonlar, kapı komşuları olan Kore’nin tamamını, Çin’in ve Moğolistan’da bazı kısımlarını işgal ederek, bu bölgelerde kendilerine bağlı kukla devletçikler kurmuşlar.


Japonlar Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetini devşirerek, devletin başına II. Abdülhamid’in torunu Şehzade Abdülkerim Efendi’yi getirmek istemişler. Şehzade Abdülkerim Efendi’nin devletin başında bulunması Osmanlı Hanedanı’nın tekrar hayata dönmesi anlamına geldiği gibi Hilafet Kurumu da şehzade eliyle tekrar tesis edilecek ve dünya Müslümanları bu yolla Japonya’ya bağlanmaya çalışılacaktı.


Şehzade Abdülkerim Efendi, 21 Mayıs 1933 tarihinde Bombay, Singapur ve Şangay güzergâhını izleyerek Tokyo’ya varmış. Millet Meclisi üyeleri, generaller, amiraller ve Japon Milliyetçi Öğrenciler Grubu’na üye 100-150 kişilik bir heyet tarafından, Banzai (Yaşa) sloganlarıyla karşılanan Şehzade, takip eden günlerde üst düzey Japonlarla ve Tokyo’ya gelen Tatar Türkleriyle sık sık bir araya gelir.

Şehzade’nin Doğu Türkistan İmparatoru olacağı haberleri önce Sovyetler Birliği’ne, daha sonra da Türkiye’ye ulaşmış. Türkiye için ise tehlike olarak görülen husus, şehzadenin halifeliğini ilan etmesi ve Osmanlı Hanedanı’nın başka bir ülkede tekrar vücut bulma ihtimalidir. Hilafetin ve saltanatın kaldırılmasının ardından yurt içinde ve yurt dışında başlayan ve hatta Hint Müslümanları örneğinde görebileceğimiz gibi sert muhalefetin artması, dönemin Türk yöneticileri için tehlike olarak algılanmıştır. Ayrıca I. Dünya Savaşı’nın sonlarında Sovyetler Birliği ile kurulan dostluk ve işbirliği bağlarının zarar görmesi de istenmemiştir. Özellikle Rus topraklarında yaşayan Türk halkları arasında da taraftarı bulunan Türkçülük fikrinin, Japonya gibi yayılmacı bir gücün güdümüne girmesi istenmemiştir

Sovyetler Birliği ise, hemen yanı başında Uygur, Kazak ve Kırgızlardan oluşan bu yeni devletin, Sovyetler Birliği sınırları içinde yaşayan Kazak ve Kırgızlara ilham ve örnek olmasından çekinir. Daha ötesinde,  Türk ve İslam kimlikleri altında kurulmuş olan ve siyasi olarak Japon İmparatorluğu’na bağlı olan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti, uzun vadede Japonların Sovyet iç işlerine karışmasına imkân tanıyacaktı. Okuyucularımız için bu olayların ikinci Dünya Savaşına giden 1930’lu yıllarda yaşandığını ve bu yıllarda Japon İmparatorluğunun gelişmiş bir sanayi ülkesi, Sovyetler Birliği’nin ise henüz gelişmekte olan bir ülke olduğunu hatırlatmak isterim.

4) Peki, Ne Oldu?

Şehzade Abdülkerim Efendi’yi engellemek için Türk ve Sovyetlerin pek çok girişimi oldu. Yazılanlara göre Türkiye öncelikle, Japonya’da bulunan Türk Tatarlarının siyasi lideri Molla Muhammed Abdulhay Kurbanali’nin Tatarlar üzerindeki etkisini sarsmak için İdil-Ural Türk-Tatarlarının ve Rusya Müslümanlarının adlarını çok iyi bildiği ve diaspora tarafından sayılan iki Tatar lider, Ayaz İshaki ve Abdürreşit İbrahim’i Japonya’ya göndermiş. Gerçekten de kısa bir süre sonra Ayaz İshaki, İdil-Ural Türk-Tatar Medeniyet Cemiyeti adıyla kurduğu oluşumla, Doğu Asya’daki Türk-Tatarların Japonya’nın güdümünden çıkarak, Türkiye’ye yakın bir pozisyon almalarını sağlamıştır.

Bu hamlenin yanı sıra,  S. M. Osman Bey adında, 34 yaşında ve resmi belgelerde Profesör olduğu belirtilen bir Türk Japonya’ya gönderilmiş. Japon istihbaratı tarafından tutulan kayıtlarda, Osman Bey’in Şehzade Abdülkerim Efendi’ye Singapur’da vermiş olduğu 10.000 yen civarındaki borcunu tahsil etmek için Japonya’ya geldiği ifade edilmiş. Osman Bey, Şehzade ile bu konuyu görüşmek için defalarca randevu istemesine rağmen, Şehzade kendisini geri çevirmiş. Osman Bey bunun üzerine Şehzadeyi mahkemeye vereceğini ve konuyu uluslararası basına aktaracağını söylemiş.

Osman Bey gerçekte 1918’den 1924’e kadar Moskova’da istihbaratçı olarak çalışmış, 1928’de Şam’da bulunan Türk Konsolosluğunda kâtip olarak çalışırken devletin parasını usulsüz harcamasından ötürü görevden alınmış bir kişiymiş. Zaten Tokyo’da bulunduğu süre boyunca defalarca kez Sovyetler Birliği Büyükelçiliğine giriş yaptığı tespit edildiğinden, kendisinin Sovyetler Birliği adına çalıştığından ve Şehzade’nin aklına girerek onu Moskova’ya götürmek istediğinden şüphelenilmiştir.

1934 yılında Japon İmparatorluğu’nun Sovyetler Birliği ve Çin arasında kukla bir Osmanlı Devleti kuracağından emin olan Sovyetler ve Çinliler, bu problemi tamamen ortadan kaldırmaya karar vermiş. Merkezden gelen bir talimatla, Sincan eyaletinin Çinli valisi Sovyetler Birliğinden askeri yardım ve müdahale talep etmiş. Kızıl Ordu’ya ait iki tugayın Sincan’a girmesi sonucu yaşanan savaşlar sonucu Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin ordusu imha edilmiş ve devlet 6 Şubat 1934 tarihinde yıkılmıştır.

Japon İmparatorluğu’nun Doğu Türkistan’da başlattığı ve desteklediği bu hareket komünist Ruslar ve Çin iş birliği ile bastırılınca Abdülkerim Efendi Amerika’ya kaçmış fakat 30 Ağustos 1935 tarihinde kaldığı otel odasında ölü olarak bulunmuş. Kimileri Şehzade’nin Çin, kimileri ise Sovyet istihbaratları tarafından öldürüldüğünü iddia etmiş. Fakat rahmetli Ertuğrul Osmanoğlu’nun anlattığına göre, kendisi otelden dışarıya sigara almaya çıkmış ve geri dönüp merdivenlerden çıkarken silah sesi duymuş. Sorasında da Abdülkerim Efendi’nin yatağın üzerinde intihar etmiş olduğunu görmüş. Öldüğünde cebinde sadece 75 cent olan Şehzade’nin ölümünün intihar değil suikast olduğunu iddia edenler, muhtemelen bir Halife torununun intihar edemeyeceği inancından hareket ediyorlar olabilir.



Bir yazımızın sonuna daha geldik sevgili okuyucularımız. Şehzade Abdülkerim Efendi ve Doğu Türkistan’da kurulması planlanan kukla Osmanlı Devleti hakkında olumlu veya olumsuz bir şahsi görüş belirtmek istemiyorum. Şehzade Abdülkerim Efendi’ye, elimizde olan bilgiler ışığında, empati yapmaya çalıştığımda, hanedanı yıkılmış, vatandaşlıktan atılmış, servetine el konulmuş bir Şehzadenin muhtemelen öfke ve intikam hırsıyla böyle bir entrikanın içine girmiş olabileceğini düşünüyorum.

Her ne olursa olsun, Osmanlı İmparatorluğunun bir şehzadesinin, New York’ta sersefil bir şekilde, cebinde sadece 75 cent ile ölmesi, benim için gerçekten üzücü bir hadisedir.

Bir sonraki yazımıza kadar sevgiyle kalın.


Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap