Ameliyat Olanın Gözünden Safra Kesesi Ameliyatı - Deneme

30 Haziran 2026

Merhaba sevgili okuyucularımız. Hastaneden 3 gün önce taburcu oldum ve henüz her şey tazeyken sizlere safra kesem ve içindeki taşlarla ilgili deneyimimi yazayım istedim. Karnımda 4 tane delik ile huzurlarınızdayım.

 

(Doğrudan hastaneye yatışımı okumak isteyenler ilgili başlığa gidebilirler, arada biraz geçmiş yazdım.)

 

Bu yazıyı 2026’da kaleme alıyorum ancak benim safra kesesi hikayem 2022’de, bir Check-Up kampanyası için aranmamla başladı. İnsan kırkına merdiven dayadığında böyle kampanyalar onu buluyor bir şekilde. İlk kez böylesi bir kontrole gireceğim ve bu yaşıma kadar vücuduma nasıl baktığımın bir dökümünü alacağım için heyecanlıydım. Sabah erken saatte başlayan kontrollerde yalnızca (nasıl vermem gerektiğini bilmediğim için) gaita numunesi vermedim, geri kalan her şeyi sağladım. Kan vermeler, diş kontrolü, göz muayenesi, üroloji… sırayla kontrollerden geçtim. Sonunda bol su içip şişkinlik oluşmasını bekledikten sonra ultrasona girdim. Taşlarımla ilk kez orada karşılaştım. 11-12mm çapında tatlı küçük iki tane  taş safra kesemin içinde bir o yana bir bu yana hareket ediyor, sanki bulundukları yerden bana selam gönderiyorlardı. Taşlarımın boylarını ölçen doktorun yüzünün onları görür görmez aldığı o mutsuz ifade taşlarımın orada bulunmasının uygun olmadığını düşündürdü bana. Zaten hemen sonra doktor da bu düşüncemi teyit etti. “Bu kesenin alınması lazım.” Bu fikre hazır değildim. (Hazır olmama daha 4 yıl vardı.) Safra kesemi seviyordum. Onun ne iş yaptığını o güne kadar tam olarak bilmiyor olsam da yine de varlığı bana huzur ve güven veriyordu. Safra kesesiz biri nasıl olurdu ki? Safra kesem olmadığında da ben yine eski ben olabilecek miydim? Safra kesesi olanlar, benim kesemin olmadığını fark ederler miydi? Bütün bu sorular aklımı kurcalıyordu.

 

Kafamdaki bu sorular bir anda parlayan bir fikirle kenara çekilip yol verdiler. Babam da bir hekimdi ve onun da başka hekim arkadaşları vardı. Bakalım onlar ne diyeceklerdi? Sonuçlarımı alıp hemen başka hekimlerin de görüşüne başvurdum. Onlardan aldığım görüşlerle şu neticeye vardım. “Taşlarım çok küçük değildi ve safra kesesi kanalımın bu taşlarla tıkanması olasılığı neredeyse yoktu, yani olasılık herkesteki kadardı. Bu nedenle şu an ameliyat için özel bir aciliyet bulunmuyordu.” Evet. İşte aradığım yanıt buydu. Tıp bilimi bu işi gerçekten biliyordu. Tıp camiası ile, bu işin duayenleri ile aynı fikirdeydim. Kesem yerinde kalıyor ve ben de hayatıma aynen devam ediyordum.  Bu noktada biraz safra kesesi ve işlevinden bahsetsem iyi olacak.

 

Safra kesesi karaciğerin altında bulundan bir kese. İsmiyle müsemma, karaciğerin ürettiği safrayı depoluyor. Ama görselden de görülebileceği üzere, karaciğer, safra kesesi, onikiparmak bağırsağı diye seri bir yol yok. Paralel bağlılar karaciğer ve safra kesesi. Bunun nedeni şu: Karaciğer günde 600-700ml safra üretebiliyorken, safra kesesinin hacmi yalnızca 50ml kadar. Yani karaciğerin ürettiği bütün safrayı depolayan ve zerk eden bir organ değil safra kesesi. Daha ziyade zamanı geldiğinde ve ihtiyaç hasıl olduğunda hızlıca yoğun safrayı sindirilecek gıdanın üzerine boca etmek için var bu kese. Midedeki gıdanın muhteviyatı belli olduğunda ona mesaj gidiyor ve böyle haberi oluyor ona görev düştüğünden. “Yokluğu hiç sorun teşkil etmez, tamamen gereksiz bir organ” diyenler olduğunu bildiğim için buna bir açıklama yapmak istedim. Safra kesesine gereksiz diyenler lütfen çok az, sicim gibi akan suyla banyo yapmayı denesinler. Onlar deneyedursunlar, ben bu kısık suyla depomu dolduruyor olacağım. Yıkanacağım zaman da bu depodan akan suyla yıkanacağım. Tekrar ihtiyaç duyacağım zamana kadar depom da dolmaya devam edecek.

 

Peki taşlar bu depoya nereden giriyor? Bunun nedenini çok aradım ama net bir cevap yok. Beslenme ve genetik yatkınlık deniyor ama genelde sağlıklı beslenmeye çalışan, kızartma türü şeyleri çok tüketmeyen biriyim ve ailemde benden başka safra kesesinde taş olan bilmiyorum. (Gerçi bu taşlara Schrödinger’in Taşları da denebilir. Ultrasonda baktırıncaya kadar yoklar…) Yukarıda, taşların çok küçük olmaması nedeniyle kanalın tıkanma olasılığının az olduğundan bahsetmiştim. Bu ifade kanalın çapının 5mm kadar olması hasebiyle söylenebilidi. Daha büyük taş (yani bendeki 11-12mm çaplı taşlar) bu kanala elbette giremezdi. Ama bu bendeki 2 taş, varlıklarına bir anda bu çapta başlamadılar. Bunlar da bir zamanlar 1mm çapında küçük taşlardı. Zamanla büyüdüler, serpildiler ve koca koca taşlar oldular. Bu nedenle arada bir kontrol etmekte fayda olduğunu idrak etmiş oldum. Yeni taşlar oluşacak mı ya da mevcut taşlarım daha da büyüyüyecekler mi, müşahede altında tutmak iyi olacaktı.

 

Gel zaman, git zaman ben bir check-up’a daha girdim. Bunda da bana safra kesemde taş olduğunu ve alınması gerektiğini söylediler. (Taşlarım 14-15mm çapa gelmişlerdi.) Ben de yine düşüneceğimi söyleyip ayrıldım. Ama düşünmedim. Taşlarım daha da büyüdüğüne göre artık daha da güvendeydim. Taşlarım büyüyerek beni safra kanalımın tıkanması ihtimalinden koruyorlardı. Canım taşlarım.

 

Gelelim, 2025 check-up’ına… İşler bu noktada biraz farklı bir seyir izlemeye başladı. Öncelikle safra kesesi dışındaki bütün kontrollerimden çok güzel sonuçlar aldığımı (maaşallah) ve diyetisyenin dahi bana “Size önerebileceğim çok bir şey yok. Nasıl besleniyorsanız, öyle devam edin.” dediğini söylemeliyim ki aradan geçen bu zamanda kendime kötü bakmadığım bilinsin. Taşlarım… Taşlarımın çapı 20mm’yi bulmuş ve sayıları üçe çıkmıştı. Bana tekrar kesemin alınması gerektiği söylendi. Bu defa daha önce yanımda duran tıp camiası da (babam) bana arkasını dönmüştü. Safra kesem artık işlevini yerine getiremiyordu. İçi taş ve çamur (çok yoğun, taşlaşmaya ramak kalmış safra) ile doluydu ve artık alınması gerekiyordu. Tıp camiasının diğer bir kanadı da (komşum) bu yönde kanaatini belirttiğine göre artık başka çarem kalmamıştı: Safra kesem ile bir yol ayrımına gelmiştik. 2025’in o yazının sonunda ameliyat olmaya karar vermiştim. Ancak şartlar beni muhtelif sebeplerden ötürü bir miktar ötelemeye mecbur bıraktığı için 2026’nın Haziran’ına kadar ameliyat olmadım. Bu ertelemenin etkisi ağır oldu: dördüncü bir delik! Normalde 3 delikle halledilebilecek bir operasyonda, 1 senede iyice semirip 27mm çapa ulaşmış olan taşlarım delikten geçmeyince daha geniş bir delik açılması gerekmişti.

 

Hadi şimdi ameliyat öncesinden başlayarak bu süreci okuyalım:

 

Ameliyat Öncesi ve Sonrası

 

Ameliyattan 5 gün önce hastaneye çağrıldım. Bunda anestezi için uygunluk, kan değerlerim, ayılma enzimlerim, son bir ultrason gibi kontroller gerçekleştirildi. Anestezistin uyarısı sonrasında vedalaşmak zorunda kaldığım sakalım ve bıyığım bu ameliyatın benden aldığı ilk şeyler oldu. Anestezi öncesinde beslenmeye, alkol ve sigara kullanımına dikkat etmem gerektiği söylendi. Ben söz dinleyen bir hasta olduğum için çok dikkat ettim. Ameliyattan önceki son gece 12’de suyumu içip, sigaramı söndürüp yattım. Sabah 07:30’da hastanedeydim.  Yatış işlemlerini tamamladıktan sonra odama geldim. Ameliyatım saat 09:00’a planlanmıştı. Benden üzerimdekileri çıkartmamı ve bana verdikleri bez gibi bir külotu, arkası cırt cırtlı ameliyat elbisesini ve varis çorabını giymemi istediler. Bunları giydikten sonra bir hemşire gelerek damar yolu açtı. (Şu hayatta damar yolu kadar sevmediğim çok az şey vardır. Damar yolundan, iğnenin ucunun damarımın içinde durmasından, hareket ettikçe gelen batma hissinden, rahat bir pozisyon bulamamaktan, onu oradan çıkartmak isteyip de çıkartamamaktan, ona serum bağlanırken sarsıldığında canımın yanmasından, onun olduğu kolumun üzerine dönememekten, kısacası damar yoluna ait her şeyden, her şeyden nefret ediyorum.) Sonra herkes gitti ve bir süre odamda yalnız kaldım.

 

Damar yolu (intraket) görseli bana ait değil, temsilidir.

 

Yalnız kaldığımda biraz kitap okudum. Ameliyata dair pek bir şey düşünmek istemediğimden, Stephen King okumak iyi gelmişti. Sonra içeri birkaç doktor girdi ve karnımı açıp kalemle birkaç yere işaret koydu. Bunun ameliyatı yapacak kişiye ön bilgi olması açısından yapıldığını söylediler. Sonra tekrar yalnız kaldım. Sonra içeri bu defa ameliyatı yapacak olan doktor girdi. Elimdeki tableti görüp bana sataştı: “Artık bırak şu tableti.” dedi. Kitap okuyordum diyebildim ama sanırım duymadı. O da karnıma bastırıp yumuşaklığını kontrol etti. Sonra da ameliyattan sonra görüşürüz deyip gitti. Tekrar yalnız kaldım. Sonra içeri bir sedye girdi, beni safra kesesizler diyarına taşıyacak olan. Çevik hareketlerle sedyeye tırmanıp uzandım. Az önce damar yolumu açan hemşire, aynı damar yoluna bir şırıngayla bir şeyler enjekte etmeye başladı. "Bu” dedi, “… sizi biraz rahatlatacak.”. Henüz cümlesini yeni bitirmişti ki bana bir mutluluk geldi. Başım dönüyor diyebildim. Hemşire de güldü. Sonra yolda bana bir şeyler sordular. “Nerede çalışıyorsunuz?”, “Falanca yerde.”, “Nerede okudunuz?”, “Falanca okulda.”, “Benim kardeşim de şurada çalışıyor, tanıyor musunuz?”. Bu duyduğum son soruydu. “Kardeşiniz kaç yaşında?” diye sordum ve sonrasında kendime geldiğimde safra kesem yoktu. Yalnızca çok kısa, çok kısa bir anlığına kırmızı perdeli bir yerde yalnız kaldığımı hatırlıyorum. Reanimasyon odası mıymış neymiş adı. Kendime gelmemin beklendiği yer. Orada yalnız kalmayı istediğimi söylemiştim doktorlara. Bilinçaltımın orada daha sonra hoşuma gitmeyecek şeyler sayıklamasından çekiniyordum. Kısacık bir anlığına orada gözlerimi açıp etrafa baktığımı hatırlıyorum. Sonrasında beni sedyeden yatağıma aktarırlarken canımın yanmasıyla kendime geldim. Karnım bir o yana bir bu yana gitmek istiyor gibiydi. Sanki kendi başına orada öylece durmayı unutmuş gibiydi. Sanki onu orada tutmak gerekiyor gibi davranıyordu. Bıraksam bir tarafa düşecek gibiydi. Sırtüstü, beni bıraktıkları şekilde saatlerce kaldım. Elimdeki o damar yolundan, nam-ı diğer intraketten bir ağrı kesici, bir antibiyotik sırayla damarlarımdaki kana karışıyordu. 4-5 saatin sonunda, biraz yardımla ayağa kalkabilmeye, yavaş adımlarla tuvalete gidebilmeye başlamıştım. Su içmem hala yasaktı ama ağzım geceden beri bir lokma bir şey yiyip içmediğim için kupkuruydu. Bir yudum su içmeyi çok istiyordum ama sabrettim. Akşam 19:00 gibi yemeğim geldi: Yayla çorbası, yoğurt, su. Hepsini iştahla yedim. Ama hesap etmediğim bir şey oldu. Yediklerim karnımı şişirmiş, organlarımla birlikte yemekler de bir o tarafa bir bu tarafa çarpmaya başlamıştı. Karnımın içindeki bu alışık olmadığım hareketlilik bana hemen yatmam gerektiğini gösteriyordu. Çok vakit kaybetmeden uzanıp, yiyeceklerin midemi ve onikiparmak bağırsağımı bir an önce geçip bağırsaklarıma ulaşması için dua etmeye başladım. Fakat bu rahatsızlık verici durum çok uzun sürmedi. Uzandıktan sonra her şey normalmiş ve istediğim her şeyi yapabilirmiş gibi hissediyordum. Yalnızca ayağa kalkmaya çalıştığımda bunun böyle olmadığının farkına varıyordum ama yatınca yine her şey normale dönüyordu.

Hastanede abdominal bölge ameliyatı sonrasında yatıyorsanız yanınızda tecrübeli bir refakatçi bulunması gerçekten büyük bir şans. Benim öyle oldu. Açayım… Ameliyat esnasında karnınızın içerisinde aletleri rahat hareket ettirebilmek, işlem yaptıkları yeri rahat görebilmek için doktorlar karnınızın içerisine balon şişirir gibi karbondioksit basıyorlarmış. Karnınız davul gibi şişiyormuş. Ameliyat sonrasında bu karbondioksitin büyük kısmı “fıssss” diye deliklerden çıkıyor ancak dikişten sonra bir kısmı içinizde kalıyor. Zararı yok. Yani aslında var ama kalıcı bir zararı yok. Önümüzdeki birkaç gün içinde bu karbondioksitin bağırsaklarınız tarafından emilerek dışarı normal yollardan atılması gerekiyor. İçindeki bu gazdan tamamen kurtulana kadar ayağa kalktığınızda omuzlarınız, yattığınızda karnınız, yan döndüğünüzde yanlarınız bu gazdan ötürü tarifsiz bir şekilde sancıyor. Kalkmanız gerekmesine rağmen sırf bu acıdan kaçmak için kalkmak istemiyorsunuz. Kalktığınızda kollarınıza çeşitli şekiller verip acıyı o bölgeden uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Bir diğer yol da ağrıyan bölgeye masaj yapmak. Benim refakatçim, ben omzumun ağrıdığını söyler söylemez çantasından masaj aleti çıkartıp omuzlarıma masaj yapmaya başladı. Öyle iyi geldi ki, anlatamam.

O gece 00:00’da bir yemek daha yiyecektim ve sonrasında da -affedersiniz- gaz çıkartana kadar yürümem gerektiği, gaz çıkartmadan uyumamam gerektiği söylendi bana. Henüz gaz çıkartmamıştım ve hemşireler sürekli bana bunu soruyordu. İnsanların bu kadar rahatça birbirine gaz çıkartıp çıkartmadığını sorduğu başka bir platform bilmiyorum. Gece yemeği gelene kadar refakatçimle film izleyip sohbet ettik. Bir ara bir gece hemşiresi gelerek intraketten şırıngayla bir şey zerk etti. Sanırım antibiyotik. Ama ben damara bu kadar hızlı bir şekilde bir şey verilebileceğini ilk kez o an gördüm. O kadar hızlı bastı ki şırıngaya, elimdeki damarların şiştiğini gördüm. Sıvının soğukluğu ile bileğim uyuştu. Şu an bu satırları yazarken bile sağ elim ve bileğimdeki aynı yerlerim yine sancıdı. O an nefretim kat be kat arttı bu damar yoluna. O andan, sabah çıkana kadar hep damar yolunun çıkartılacağı anın hayalini kurdum.

Gece havuç çorbam, yoğurdum ve suyum gelince bunları da bir güzel yedim. Sonra da söylendiği gibi hastane koridorlarında bir ileri bir geri nereden baksanız yarım saat yürüdüm. Yürürken omuzlarım ağırdı. Omuzlarımın ağrısını kollarımı kaldırıp omuzlarıma garip şekiller verdirerek sönümlemeye çalışıyordum. Bir yandan da aşağıda bir hareketlilik oluşmaya başlıyor gibiydi. Ama son raddede kalıyor, bir türlü nihayetlenmiyordu. Sonunda ağrıdan da yorularak gidip yerime uzandım. Elim acıyordu. Elimin acısı diğer bütün acılarımın önüne geçmişti. Bir ara kalkıp, yanlarına gidip, hemşirelerden intraketi çıkartmalarını rica ettim. Bunu yapamayacaklarını, yatan her hastada damar yolunun açık olması gerektiğini söylediler. Hayalkırıklığı ile yerime döndüm. Refakatçim uyuyunca ben de bir şeyler okumaya koyuldum. Daha sabaha, yani intraketin çıkmasına 8 saat vardı.

Bu 8 saatin en fazla yarım saatinde uyumuşumdur. O da kesintisiz değil, parça parça. Bir şeyler okuyarak (Stephen King, 22/11/63) sabahı zor ettim. Sabah 7 gibi gelen bir hemşire, bana ağrım olup olmadığını sordu. Elinde sabah ilaçlarım vardı. Ağrım olmadığını söyleyince yalnızca antibiyotiği bağlayıp gitti. Çok sürmeden, 15-20 dakika içinde antibiyotik bitmişti. Yeniden gelen hemşireye antibiyotiğin bittiğini gösterip, artık intraketin çıkartılabileceğini söyledim. O da üzgün olduğunu ve doktor gelene kadar beklemem gerektiğini söyledi. Ben talep edip, onlar itiraz ettikçe büyüyen bu intraket saplantım benim hayattaki en temel ihtiyacım haline dönüşmüştü. O intraket çıkmadıkça bana huzur yoktu. Saat 8 gibi iki doktor geldi. Geçmiş olsun deyip bana nasıl olduğumu sordular. Neredeyse ağlamaklı bir sesle intraket hariç çok iyi olduğumu, intraketin acısından gece hiç uyuyamadığımı söyledim. Bu defa itiraz etmediler. Tamam dediler. Dünyalar benim olmuştu. Birkaç dakika içinde hemşire elimin ortasından bileğime kadar uzanan bir iğneye sahip kocaman, en büyük boy, intraketi elimden çıkartıp aldı. Elimi tutup, acıyan yerleri ovuşturarak gözlerimi kapadım. Uyuyakalmışım. Doktorlar gelince uyandım.   

Doktorlar bana nasıl olduğumla birlikte pırt yapıp yapmadığımı da sordular. Ben de iyi olduğumu ve gece birkaç defa pırt yaptığımı söyledim. Herkes bunu sevinçle karşıladı. Çok mutlu oldular. Onları böyle mutlu görünce ben de mutlu oldum. Akabinde taburcu olma işlemleri başladı. Taburcu olmak, hastane yatağından kalkıp evdeki yatağına geçmek demek aslında ama arada atlanan bir konu var: yolculuk. Arabaya binip yola çıkıncaya kadar organlarınızın yoldaki çukurlara girip çıktıkça zıplayacaklarını düşünemiyorsunuz ama ilk çukurda bunu çok net öğreniyorsunuz. 20 dakikalık yolu 40 dakikada tıngır mıngır geçip eve ulaştık. Evde uzanınca yeniden konforuma kavuştum ta ki kendi kendime ayağa kalkmaya çalışıncaya kadar. Hastane yatağının sağında solundaki tutamaklar meğer ne kadar işe yarıyormuş, bunu öğreniyorsunuz.

Takip eden süreç 12 saatte bir antibiyotik almak, yemekten önce sindirime yardımcı ilaçlar içmek, yemek yemek, su içmek, gaz çıkarmak, sağa dönmek, kaşınan yaralarını ovmak, sola dönmek, omzunu ovuşturmak, sırtüstü yatmak, gaz çıkarmak, uyumak, tuvalete kalkmak, su içmek, gaz çıkarmak, sağa dönmek ama acıyınca vazgeçip tekrar sırtüstü yatmak şeklinde geçiyor. Günden güne gaz sancısı azalırken karnınızdaki kesi yaraları daha baskın kalmaya başlıyor. 4. günün sonunda yaklaşık 70% kapasitenize ulaşıyorsunuz. Kalan kısmı acı ve ağrılarınız azaldıkça kendine geliyor. Bence günde 5% daha iyi oluyorsunuz. Ama ben de tam neticeyi henüz görmedim. Şu an ben 5. günün sonunda yani kontrole gidip de bantları çıkarttıktan sonra sizlere bu yazıyı yazıyorum. Hareket kabiliyetiniz arttığında yani eskiye benzer şekilde çevik hareket etmeye çalışmaya başladığınızda iç organlarınızın bir boşlukta öylece durduğu hissi daha çok hissedilir oluyor. Öne eğildiğinizde bağırsaklarınız aşağı düşecekmiş gibi oluyor. Yandan elinizi koyup yatağa uzanmaya çalışırken bütün organlarınız yer çekiminin etkisiyle sizden önce yatağa yatmaya niyetleniyor. Karnınızda bu hareketler oldukça da şu omuz ağrısı ara ara nüksediyor. Hiçbir bilimsel dayanağım yok fakat organların arasında kalmış karbondioksitin salınıp kendilerine yerçekimi yönünün tersine bir doğrultuda çıkış yolu aradığını tahmin ediyorum. Bunu destekleyen bir bulgum da şu ki, ne kadar yatarsanız yatın bir türlü gitmeyen son omuz ağrısı, secde pozisyonunda bir süre beklendiğinde yok oluyor. Bu nedenle başta ne kadar çok hareket ederseniz bu musibetten o kadar çabuk kurtulursunuz diye düşünüyorum.

Günümüz teknolojisi ile safra kesesinin içinden taşları almak maalesef mümkün değil. Bu nedenle keseyi komple alıyoruz. İleride safra kanalını kapattıktan sonra keseye bir aparat ile girip, içerisini nötr bir sıvı ile doldururken bir yandan da içeriğindeki taşları ve taşlaşma potansiyeli olan safrayı tamamen çeken ve sonrasında aparatın girdiği deliği güzelce kapatan bir yöntem geliştirilebilirse bu ameliyat ile çekilen sıkıntıların bir kısmından kurtulabiliriz. Daha da güzeli mikrorobotların bu taşları minik minik parçalar halinde koparıp koparıp bağırsağın içerisine bırakması muhteşem olurdu. Buradan bu konuda çalışan bilim insanlarına çağrıda bulunmuş olayım. Yapın bunu…

Safra kesesi ameliyatımı enikonu anlatmaya çalıştım. Daha önce bu ameliyatı olanlarınız belki bu süreci hatırlar, olacak olanlar da kendilerini bu ameliyat için hazırlar diye düşündüm. Olay tazeliğini kaybetmeden hemen yazmak istedim çünkü benim konuştuğum kişiler genellikle, “Çok kolay, 3 güne ayağa kalkıyorsun.” demek dışında pek de bir şey demediler. Yalnızca bir kişi intraketten bahsetti. Onunla da aynı duyguları paylaştığıma eminim çünkü ben de bayağı bir intraket yazdım. İntraketlerden nefret ediyorum.

Tüm okuyucularımıza sağlıklı bir yaşam diliyorum.


Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap
rolex hulk production tag heuer calibre 17 replica louis vuitton replica bags panerai flyback 1950 breitling navitimer world a24322 replica handbags uk perfectwatches rolex sea dweller models replica hermes g shock watches price in india omega seamaster orange rubber strap replica chanel rolex day date ii history omega homage watches fendi replica