Dyatlov Geçidi Vakası

22 Nisan 2019
Merhaba sevgili okuyucularımız. Bugünkü yazımızın konusu, muhtemelen 20. Yüzyılın halen çözülememiş en gizemli olaylarından birisi olan, Dyatlov Geçidi Vakası. Quelthor (evet nüfustaki ismi bu) ile beraber bu siteyi açmaya karar verdiğimiz günden beri bu yazıyı yazmak istiyordum fakat vakanın adı bir türlü aklıma gelmek bilmeyince, ha bugün ha yarın diye erteleyip durdum.

 
Her neyse bu sabah vakanın adı hariç, olayın kendisi gene aklıma gelince bu sefer kafamın içindeki “snooze” butonuna basmaktan vazgeçerek araştırmak için kollarımı sıvadım. Öncelikle şekersiz koyu bir kahve içip, 1 kutu ton balığını da suyuyla beraber mideme indirerek beynime gerekli uyarımı sağladım. İşe yaramış olacak ki Google’da daha ilk aramamda kazanın adına ulaşınca bu konuyu kaç aydır üşenip ertelediğim için kendime kızdım. Kin tutamadığım için hemen kendimle barışıp, yazımızı yazmaya koyuldum.

31 Ocak 1959 tarihinde kayakçı Igor Alekseievich Dyatlov ve üniversiteden sekiz arkadaşı, Kuzey Ural Dağlarının Otorten zirvesine ulaşmak için iki haftalık bir tırmanış ve kayak macerası için yola koyulmuş. Soğuk hava ve kar fırtınaları yüzünden ilerlemekte zorlanan grup, görüş mesafesinin de düşmesiyle Otorten zirvesi yolundan farkında olmadan saparak, yakındaki bir dağın eteklerine ulaşmış. Ulaştıkları bu dağın adı, korku filmlerini aratmazcasına, “Kholat Syakhl / Ölü Dağı”. Yollarından saptıklarını fark eden grup, tırmandıkları yüksekliği kaybetmemek için ve Otorten zirvesine çıkmadan önce dağ koşullarında kamp yapmak istedikleri için bulundukları yerde kamp kurmaya karar vermişler.


Eğer bu hikaye gerçekten bir korku filmi olsaydı işte tam bu anda gizemli yaşlı bir adamın gelip grubumuza “burada kamp kurmayın gençler, bu dağ lanetli..!” demesi gerekiyordu. Fakat gerçek hayat filmlerden daha acımasız olduğu için maalesef grubumuzu kimsecikler uyarmamış.

Grubumuz yolculuğa çıkmadan önce, grup lideri Igor Alekseievich Dyatlov zirveden döner dönmez üyesi olduğu spor klübüne telgraf çekeceğini söylemiş. Fakat gel zaman git zaman spor klübündekiler hiç bir telgraf almayınca, endişelenip yetkililere haber vermişler ve yetkililer arama çalışması başlatmış.

Arama görevlileri dağa vardıklarında basit bir tabloyla karşılaşmayı bekliyormuş. Zira grup üyeleri tecrübeli dağcılar olsa da, tırmanmayı düşündükleri güzergah “tehlikeli” olarak değerlendiriliyormuş ve bu tip güzergahlarda insanların daha öncede kaybolduğu duyulmamış bir şey değilmiş.

Arama görevlileri kamp yerine vardıklarında ilk gördükleri şey içeriden kesilerek açılmış bir çadır. Grup üyelerinin eşyaları ve bazılarının ayakkabıları halen çadırın içindeymiş.


Daha sonra grup üyelerinden bazılarının ayak izleri tespit edilmiş. Ya yalın ayak, ya çorapla ya da tek bir ayakkabıyla oluşmuş bu izler yaklaşık 1.5 km uzaklıktaki ormana doğru gidiyormuş. Ormanın eşiğinde, büyük bir ağacının altında, sönmüş bir kamp ateşi ve hemen yanı başında iki ceset bulunmuş. Öldükleri gece hava sıcaklığı sıfır derecenin altında olmasına rağmen bu iki cesedin üzerinde ayakkabıları bile olmadan sadece iç çamaşırları varmış.

Daha sonra ağacın altından ana kamplarına dönmeye çalışan üç cesede daha ulaşılmış. Bulunan beş ceset üzerinde yapılan incelemelerde gençlerin, beklendiği gibi, hipotermi nedeniyle yani vücut sıcaklığının aşırı düşmesi nedeniyle öldükleri anlaşılmış.


Birkaç ay sonra diğer dört ceset ormanın 75 metre içinde bulunmuş. Bu cesetler incelendiğinde arama görevlileri bir şok daha yaşamışlar. Cesetlerden üçünde ölümcül yaralanmalar tespit edilmiş. Cesetlerden bir tanesinde ölümcül kafatası yaraları bulunurken iki tanesinin göğüs kafesleri içeriden , ancak bir araba kazasının sebep olabileceği kadar güçlü bir kuvvetle, yarılmış şekilde bulunmuş. Kafatası yaraları bulunan cesedin aynı zamanda dili, gözleri ve dudaklarının bir bölümü yokmuş.



Diğer bir şok ise polis soruşturması sırasında yaşanmış. Cesetler hastane ortamında incelendiklerinde, hepsinin üzerinde hafif dozda radyasyon bulgusuna rastlanmış.

Rus görevliler ilk olarak ölümlerden yerel Mansi kabilesinin sorumlu olabileceğini düşünmüş. Fakat hem çadır etrafında başka ayak izleri ve boğuşma izleri olmaması hem de Mansi kabilesinin barışçıl bir kabile olması bu olasılığı kısa zamanda elemiş.

 
Benzer şekilde ayı ve benzeri yabani hayvan saldırısı ihtimali üzerinde durulmuş. Fakat gene ayak izi ve boğuşma işaretleri olmadığı için bu seçenekte kısa bir süre sonra elenmiş. Bazı insanlar çığ ihtimali üzerinde durmuş fakat çığ olsa bölgedeki ağaçların da yıkılması gerekiyordu ki yıkılmamışlar.

Cesetler üzerindeki radyasyon, şanssız grup üyelerimizin bir Sovyet nükleer testinin artçı şokuna maruz kalmış olabileceklerini düşündürmüş. Bu ihtimal gençlerimizin öldüğü yerin 50 km uzağında kamp yapan başka bir grubun verdiği ifadeyle kısmen örtüşüyor. Uzakta olan bu diğer grup, gençlerimizin öldüğü gece Ölü Dağı eteklerinde uçan turuncu küreler gördüklerini rapor etmişler.

Olayın baş soruşturmacısı Lev Ivanov yıllar sonra olayla ilgili bir gazeteye şöyle bir demeç vermiş:

“O zaman şüphelenmiştim ama şimdi kesinlikle eminim ki bu uçan parlak küreler ile gençlerin ölümü arasında kesinlikle bir bağ var”

Fakat Sovyetlerin sansür ve gizlilik takıntıları yüzünden Lev Ivanov soruşturmasını istediği doğrultuda yürütememiş. Rus polisi 1959 yılında bu dosyayı tekrar açılmamak üzere kapatmış ve gençlerin “bilinmeyen bir zorlayıcı güç” nedeniyle öldüklerini kayıt etmiş.

Tüm olaylar unutulmaya yüz tutmuşken 1990 yılında Gushchin'in "The Price of State Secrets Is Nine Lives" isimli romanıyla tekrar gündeme gelmiş. O günden bu yana Dyatlov geçidi vakasıyla ilgili bir çok film, dizi ve belgesele konu olsa da sanırım en elle tutulur olanı 2013 yapımı olan "Dyatlov Pass Incident / Şeytan Geçidi" adlı film olsa gerek.

Sevgili okuyucularımız, Dyatlov geçidi vakasının gizemi halen açıklığa kavuşturulamamıştır. Çadırda kalan gençlerin resmen ödünü patlatarak kendi çadırlarını içeriden yırtıp kaçmaya zorlayan, kimisi kıyafetsiz, kimisi ayakkabısız halde onları buz gibi havada yüzlerce metre ilerlemeye zorlayan, daha sonra iki gencin göğüs kafeslerini bir araba çarpışması şiddetiyle içeriden parçalayan, bir gencin kafatasını parçalayıp, gözlerini çıkarıp, dilini söken ve tüm bunların yanı sıra cesetlerin hepsinde radyasyona neden olan bir gizemi Müge Anlı hariç kim nasıl çözebilsin zaten.

Bir sonraki yazımıza kadar sevgiyle kalın...

Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap