İsraf vs. Açlık

19 Kasım 2021

Merhaba sevgili okurlarımız. Uzunca bir ara verdikten sonra yeni yazımızla huzurlarınızdayız. Son zamanlarda yazılarımızla sizlerle daha seyrek buluşuyor olmamızın arkasında hem iş hem de özel hayatlarımızdaki yoğunluk yatıyor. Bulduğumuz her fırsatta materyal topluyor ve sonraki yazılarımıza hazırlık yapıyoruz ancak nihayetlendirmek her zaman nasip olmuyor.

 

Geçenlerde bir haftasonunu ailemle birlikte her şey dâhil konseptli bir otelde geçirme imkânı buldum. Bu tatilde en çok, insanların yeme içme alışkanlıkları dikkatimi çekti. Yiyemeyeceği kadar yiyecek alanlar ve sebepsizce litrelerce içecek tüketen insanlar gördüm. Sağda solda bırakılmış bir sürü yarı dolu bardak, masalarda hiç dokunulmamış yiyecekle dolu tabaklar, yarısı yenmiş onlarca çeşit tatlı… Bu duruma yol açan psikolojiyi anlamaya çalıştım fakat beceremedim. “Parasını verdim ve istersem yemem.” kabul edilebilir bir gerekçe gibi gelmedi. Zaten yazının konusu da bu durumdan tetiklenerek ortaya çıktı. Bu yenmeyen yemekler ve içilmeyen içeceklerin çöpe gidiyor olması durumunu anlayabilmek için biraz araştırma yaptım. Sizlerle bulduklarımı paylaşmak istiyorum:



Türkiye’de her yıl yaklaşık 8 milyon ton (8 milyar kg!) gıda tüketilmeden kendini çöpte buluyor. Bu da kişi başı yılda 100 kg gıdayı israf ediyoruz demek. Diğer bir yandan israf olarak çöpe giden gıda miktarının da yaklaşık olarak üretilen gıda miktarının 1/3’ü kadar olduğu değerlendiriliyor (1). Yani yılda 300 kg’lık gıda alıyor ve bunun 100 kg’ını çöpe atıyoruz. 20 yaşına kadar 2 ton, 40 yaşına kadar 4 ton gıda çöpü üretiyoruz. Ancak bunu biraz açmalıyım. Atılan 100 kg’ın içinde kestanenin kabuğu da var, mısırın koçanı da. Bu ayrımı yapabilmek için biraz daha detay çalışmam gerekti.

Amerika’da 2001-2016 yılları arasını kapsayan bir araştırma sonucuna göre yenebilecekken atılan gıda miktarı (fiyat olarak) toplam organik atığın 2/3’üne tekabül ediyor (2). Buradan hareketle az evvelki örnekteki 100kg’ın 65kg’ının tabağımızda ya da tencerenin dibinde kalan yiyeceklerden ya da dolapta çürüttüğümüz gıdalardan müteşekkil olduğu anlaşılıyor.



Peki, dünyanın geri kalanı nasıl? Dünyada yılda israf edilen yiyecek/içecek miktarı 931 milyon ton! Araştırma gösteriyor ki bunun büyük bir kısmı da evlerdeki atıklardan kaynaklanıyor. Bu durum öğrendiğimde beni biraz şaşırttı. Çünkü restoranlarda yemekle birlikte gelen ve tamamı yenmeyen salata, sos, aperatif gibi ürünlerin, bitirilemeyen çorbaların, tabağın yanındaki bulgur pilavının, patatesin ve en önemlisi serpme kahvaltıdan geriye kalanların israfın başlıca unsurlarından olduğunu sanıyordum. Fakat 2021 Gıda İsrafı Raporu (3), bu 931 milyon tonun daha büyük bir payının, yaklaşık 570 milyon tonunun evlerimizden atıldığını gösteriyor. Antrparantez, Türkiye olarak yıllık israf miktarımızın, dünya ortalamasının üzerinde olduğunu söylemeliyim.

 

Serpme Kahvaltı Temsili

 

Dikkatli okuyucularımızın hemen fark edeceği gibi ben de bu verilerin yukarıdaki tablodakine aykırı olduğunu bir an düşündüysem de, grafikteki değerlerin fiyatları temel aldığını ve dışarıda yenen gıdaların biraz daha pahalı olduğunu fark ederek bu düşüncemden vazgeçtim.

Ülkelerin milli gelirleri ile ters orantılı olarak evde israf edilen gıda miktarı da artıyor zira gelir düştükçe daha çok evdeki tencere kaynıyor. Dışarıda yenemeyince atık da evden çıkıyor haliyle.



Bu noktada bir tarafta bu kadar israf varken kefenin diğer tarafındaki açlıktan bahsetmek gerekiyor:

  • Dünyada 960 milyon insan (toplam nüfusun 16.6%’sı) yetersiz beslenmeden mustarip.
  • 1 milyar insan asgarinin altında bir gelirle hayatlarını idame ettiriyor.
  • Her yıl 3 milyon çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor.

Bu dengesizliğin nasıl giderileceği, bu açlığın nasıl bitirileceği, fakir ülkelerin nasıl kalkınarak kendilerine yeter hale geleceği konusu uluslararası örgütler tarafından uzun yıllardır kafa patlatılan bir konu. 1960’lardan başlayarak açlık (ya da savaş) yaşanan ülkelere giderek artan miktarlarda yardımlar (yılda yaklaşık 150 milyar dolar (5) ) yapılıyor olmasına karşın bu ülkelerde durum iyiye gitmiyor, hatta bazılarında kötüye gidiyor (6).



Yukarıdaki grafik Afrika ülkelerini genel olarak ele alıyor ve diğer ülkelerden yardımların artıyor olmasına rağmen ülkelerin Gayri Safi Milli Hasılalarının (GSMH) düştüğünü gösteriyor. Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Angus Deaton, yapılan yardımların muhtaç ülkelerdeki idarecilerin ahlaki olarak bozulmasına sebep olduğunu ve nasıl olsa bir yardım gelecek diye düşündüklerinden ülkeyi düzgün yönetmeye ve gerekli yatırımları yapmaya uğraşmamalarına neden olduğunu söylüyor (7).

Bir diğer görüş de, bu nobel ödüllü ekonomistlerin, bu uluslararası yardım örgütlerinin gizli ajandaları olduğunu, büyük ülkelerin ve sermayenin çıkarlarına hizmet ettiğini ve ülkelerin insan ve doğal kaynaklarının sömürüsü için perde görevi gördüğünü savunuyor. Bunun böyle olmadığını iddia ve ispat etmek elimizdeki verilerle mümkün değil. Sermaye elbette ki varlığını devam ettirmek için dilerse çıkarına tez de yazdırır, örgüt de kurdurur, popüler kültüre ait ve çoğunluğa hitap yeteneği olan sözcü de tutar, toplumsal olaylara destek de verir. Monopoly oynadığınızda sarfettiğiniz "Tamam, otele para verme ama şu tren istasyonu tapusunu bana ver." cümlesini hatırlayın.  

Burada bu duruma sermayenin tarafgirliğini yaparak değil objektif olarak kendi perspektifimden bakmaya çalışacağım. Bir taraftaki sefahatten arta kalanla diğer taraftaki sefaleti çözebilecek miyiz? Cevap hayır. Bir A ülkesi aynı miktarda gıda üretir ve halk gıda tüketimindeki israfı azaltırsa, fazla üretilmiş olan gıda bu ülkelere gitmeyecek; bilakis doğrudan çöpe gidecektir. (Bakınız İspanya'daki La Tomatina festivali.) Çözüm, bu A ülkesinde hem tüketilen hem de üretilen gıda miktarını azaltıp bu üretimi (potansiyeli) diğer ülkelere kaydırmakta ve bunu da doğrudan para yardımı ile ya da kapital koyup tesis kurarak değil insanları eğiterek yapmakta... velhasıl bu ülkelere yardım yapılacaksa, onlara teknoloji öğreterek, onların bunu geliştirmelerine fırsat ve izin vererek yapmakta yatıyor. Aksi takdirde kurulan tesis eskiyene ya da teknik olarak geride kalana kadar bir fayda sağlar ve gerçek şu ki bu faydanın yarısı da yardımı yapan ülkeye olur.

Her ülke, kendi topraklarında ve imkanlarıyla üretebilecekleri bir şeyler bulup kendine yetebilmelidir. Özgürlük ve bağımsızlığın temelinde bu vardır. Her ülkede, ihtiyaç duyulan her ürün (buna gıda ürünleri de dahil) üretilemiyor olabilir, fakat ticaret binlerce yıldır bunun için vardır. Ülkeler, kumaşa karşılık meyve, baharata karşı bakır ile yıllarca varlıklarını korumayı başarabilmişlerdir.   

Yazının sonunda vardığım nokta şudur ki, dünyadaki açlığın da, aşırı israfın da çözümü eğitimli ve bilinçli insanların her ülke ve dolayısı ile insanlık için hizmet etmek için yetiştirilmesinde yatıyor. Böyle insanlar zengin ülkelerde israfın karşısında dururken, fakir ülkelerde aylaklığa mani olurlar. Denge böyle kurulur.


Yorum yazmak için giriş yapın.
Giriş Yap